AuDHD’li Olduğumu Bilmeden Önce Nasıl Hissediyordum?
Uzun süre kendimde açıklayamadığım bir “farklılık” hissi vardı. Ama bu farklılık dışarıdan görünen bir şey değildi. Daha çok zihnimin içinde yaşayan, sürekli benimle hareket eden ama adını koyamadığım bir histi.
İnsanlarla aynı ortamda bulunuyordum ama sanki aynı şekilde yaşamıyorduk. Onlar bazı şeyleri doğal şekilde yapabiliyor gibiydi. Ben ise çoğu zaman düşünerek hareket ediyordum. Bir konuşmayı nasıl sürdürmem gerektiğini, hangi tepkinin uygun olduğunu, ne zaman susup ne zaman konuşmam gerektiğini zihnimde hesaplıyordum. Dışarıdan normal görünmeye çalışırken içeride sürekli çalışan bir sistem vardı. O zamanlar bunun neden bu kadar yorucu olduğunu bilmiyordum.
Sadece kendimi “fazla” hissediyordum. Fazla düşünen, fazla hisseden, fazla analiz eden biri gibi… Küçük görünen şeyler zihnimde büyüyebiliyordu. İnsanların söylediği cümleleri saatlerce düşünebiliyor, bir ortamın enerjisinden bütün gün etkilenebiliyordum. Kalabalık bazen fiziksel olarak değil ama zihinsel olarak üzerime çöküyordu. Ama en zor kısmı şu oldu:
Herkes bunu normal karşılıyor gibiydi.
Bu yüzden sorun zihnimde değil, “benim karakterimde” sanıyordum. Kendimi disiplin eksikliğiyle, dağınıklıkla ya da aşırı hassas olmakla suçladığım çok zaman oldu. Başlayamadığım işler için tembel olduğumu düşündüm. Sosyal yorgunluk yaşadığımda asosyal olduğuma inandım. Sürekli analiz ettiğim için “takıntılı” olduğumu sandım. Oysa mesele irade değildi. Mesele zihnimin farklı çalışmasıydı.
Ama bunu bilmediğin zaman, insan sürekli kendini düzeltmeye çalışıyor. Başkaları gibi olmaya çalışıyor. Daha organize, daha kontrollü, daha sakin görünmeye çalışıyor. Bir süre sonra bu durum fark edilmeden bir maskeleme haline dönüşüyor. Ve maskelemek gerçekten yoruyor.
Çünkü dışarıdan sakin görünürken içeride aynı anda onlarca şey düşünebiliyorsun. İnsanlarla konuşurken bile arka planda çalışan başka düşünceler oluyor. Sesler, mimikler, ortamın atmosferi, insanların enerjisi… Zihin hepsini aynı anda işlemeye çalışıyor. Gün sonunda fiziksel olarak hiçbir şey yapmamış gibi görünsen bile, zihinsel olarak tükenmiş hissediyorsun.
En karmaşık hislerden biri de yalnızlıktı.
Çünkü insanların arasında olsan bile tam olarak “aynı” hissedemiyorsun. Sanki herkes görünmez bir kullanım kılavuzuyla doğmuş da sen o kılavuzu hiç alamamışsın gibi… İnsanların kolayca yaptığı şeylerin sende neden bu kadar enerji tükettiğini anlamıyorsun.
Bir yandan insanlarla bağlantı kurmak istiyorsun, diğer yandan sürekli geri çekilme ihtiyacı hissediyorsun. Yakın olmak istiyorsun ama aynı zamanda yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyorsun. Bu çelişki uzun süre bana anlamsız gelmişti. Şimdi dönüp baktığımda bunun aslında zihinsel ve duyusal yükten kaynaklandığını görebiliyorum. O zamanlar sadece “fazla yorulan biri” olduğumu sanıyordum.
Bir diğer zorlayıcı şey de zihnimin hiç durmamasıydı. Sürekli düşünüyordum. Sürekli analiz ediyor, bağlantılar kuruyor, geçmiş konuşmaları tekrar tekrar zihnimde canlandırıyordum. Bir olay kapanmıyordu. Sanki zihnim açık sekmeleri kapatmayı bilmiyordu. Ve bunun normal olup olmadığını bilmiyordum. Çünkü kimse sana bazı zihinlerin dünyayı daha yoğun işlediğini anlatmıyor. Bazı insanların yalnızca düşünmediğini, aynı zamanda her detayı hissettiğini söylemiyor.
AuDHD’li olduğumu öğrenmeden önce, hayatı herkesle aynı şekilde yaşadığımı sanıyordum ama neden sürekli zorlandığımı anlayamıyordum. Şimdi fark ettiğim şey şu:
Ben başarısız değildim.
Yetersiz değildim.
Bozuk da değildim.
Sadece zihnim farklı çalışıyordu.
Ve insan bunu öğrendiğinde her şey bir anda kolaylaşmıyor belki. Ama en azından yıllardır taşıdığı suçluluğun bir kısmı çözülmeye başlıyor. Kendine bakış değişiyor. Çünkü artık mesele “neden böyleyim?” olmaktan çıkıyor.
Yerine başka bir soru geliyor:
“Zihnim nasıl çalışıyor?”
Bence gerçek farkındalık tam olarak burada başlıyor. Kendini zorla değiştirmeye çalışmayı bırakıp, kendini anlamaya başladığın yerde.

Yorumlar
Yorum Gönder